Ehlibeyt Haber Ajansı ABNA- Bizler eğer İslam ümmetinden bahsediyorsak; ümmet, yaşayan ve organize olmuş bir toplumdur. Böyle bir toplumun gerçek bir gücü ve bu güce göre takınması gereken bir tavır vardır. İslam ümmetinin ve düşmanlarının gücünü çok iyi bilen ümmetin önderi, yapılması gerekenin belirleyicisidir. Ümmet, önderli toplumun adıdır.
Müslümanım diyen kimseler, ya şahsi yorumlarını esas alarak ümmetin sorumluluklarını belirlemeye çalışacaklar ya da ümmetin önderine tabi olarak sorunlarını çözeceklerdir. Bu konuda şahsi yorumlarını bayraklaştırmaya çalışanlar, İslam ümmeti içinde ayrık otu olmanın ötesinde fiili olarak işe yaramayacaklardır.
Tüm zamanlarda İslam ümmetinin karşısında olan güçler, ümmetin üyelerinin fert olarak bir yol tutmasını istemişlerdir. Özellikle çağımızın egemen kültürü, insanların ve özellikle Müslümanların fert ve ferdiyetçi olmalarını istemektedir. Ferdiyetçi olan ve şahsi yorumlarını ümmetin olması gereken tavrı olarak ortaya atanlar, zamanın egemenlerinin istediği kişiliklerdir.
Egemen güçler, ümmetle ilgili bir sorunu çözmeye yaklaşımınızda istediğiniz görüşü serbest bir şekilde ortaya koymanızdan memnun olurlar. Sizler bir Müslüman âlim, aydın ve yazar olarak ne söylerseniz söyleyin serbestsiniz. Hatta mümkünse ümmetin olması gereken tavrını belirlemede daha fazla görüş açığa çıksın. Bu farklılıklar egemenlerin hayatiyeti için gereklidir. Müslümanların da bu konudaki farklılığı rahmet olarak değerlendirmesini ister. “Ben sizden razıyım, sizlerde halinizden razı olun.” der.
Yanlış anlaşılmaması için şunu söyleyeyim, insanlar İslam’ı anlamada şahsi gayret ve çabalarına önem vermesinler demiyorum. Gerek temel inanç konuları olsun, gerek İslam düşüncesiyle ilgili meseleler olsun ve benzeri konular olsun elbette ki akıllarını kullanacak ve tatmin olacağı neticelere ulaşmak için çaba sarf edeceklerdir. Bu yazımızda ele aldığımız konu, İslam ümmetinin pratikte takınması gereken tavırla ilgilidir.
Bu konuda en anlamlı örneklerden biri, Sıffin’de yaşanmıştır. İmam Ali (a.s.) safında yer almış olanlar, Muaviye’nin ordusuna saldırın diyen imama karşı “Hayır, Kuran’ı hakem yapacağız” diyerek şahsi yorumlarıyla hareket ettiler. Onların bu şahsi yorumlarıyla hareket etmeleri, tarihin akışını zalimlerin lehine değiştirmiştir. Kuran’ı Kerim’in hakemliğine uymanın doğru bir tavır olduğunu yorumlayıp ona uyanlar belki de doğru olanı yaptıklarını zannediyorlardı. Elbette ki bu zanları batıl bir zandı. Çünkü imama tabi olmaları gerekiyordu.
Tarihin tüm zamanlarında Muaviye’ler, karşılarındaki Müslümanların şahsi yorumlarının kurbanı olmalarını isterler. Muaviye’ler, Müslümanların siyasi bilinçsizliklerinden ve beraber hareket ahlakını oluşturamamalarından yararlanırlar. Egemen güçler, ümmet içerisinde farklı sesleri çoğaltmaya çalışıyorlar. Mesela, hakaret filmiyle ilgili Katar’dan, Suud’dan ve Amerika’dan Müslümanların haklı nefretini törpüleyici konuşmaların yapılması sağlanıyor. Bu konuda Amerika’nın işine yarayan konuşmalar yapan müftüler, âlimler, hocalar açıklamalar yapıyorlar. Farklı yorum ve görüşlerle Amerika’yı rahatlatmak istiyorlar.
Suriye konusunda Müslümanların ihtilaflarının en önemli nedeni, yöntem konusudur. Yanlış yöntemlerle, doğru sonuçlara ulaşılamaz. Eğer İslam ümmetinin bu konuda birlik halinde olmasını istiyorsak, yol gösterenimiz olmadan bu konuyu sağlıklı halledemeyiz. Bu konuda yol göstermeye çalışanlar, öncelikle hadlerini bilmeleri gerekir. Ümmet çapında olayın değerlendirilmesi ise, bu konuda yazı yazanları aşar. Ümmeti ilgilendiren bir konuda beraber hareket etme ahlakını kuşanmak gerekiyor. İslam, tüm Müslümanların kendi başlarına buyruk bir hareketi öngören bir din değildir.
Hudeybiye antlaşmasına karşı çıkan Müslümanlar da esas itibariyle yöntem hatası yapıyorlardı. Gerekçeleri ne olursa olsun, kendilerince Müslümanların yararlarını ve izzetini düşünmüş olsalar da, bu durum onların hatalarını ortadan kaldırmaz. Müslümanlar, olmaları gereken yerde olmadıktan sonra, nerede olmaları önemli değildir.
Hangi konu olursa olsun ümmetin ortak tavrını gerektiren bir konuda, olması gerekeni belirlemeye kimsenin kalkışmaması gerekir. Yazar kardeşim, sen olsan olsan İslam ümmetinin bir üyesi olabilirsin. O halde haddini bilmelisin. Şahsi yorumlarınla Müslümanların bir kısmını etkilemeye çalışmanla ancak zalimlerin işine yararsın. Zalimler tüm zamanlarda senin gibi insanlara ihtiyaç duyarlar. Ümmetin önderi konumunda dil kullanan ve ümmetin tavrını belirleme edasında yazmak ve konuşmak en azından İslami terbiyeden uzak olmaktır. Bu tipler, her zaman hastalıklı tiplerdir. Bu hastalıklı halden Müslümanlara hayır gelmez.
Bu hastalıklı tutum içerisinde olanlara şunu söylemek gerekiyor:“Sen ümmetin nesi oluyorsun. Yazılarına ve konuşmalarına bakarsak sen olması gerekeni belirliyorsun. Bu duruma göre ümmet sana tabi olması gerekir. Ağabey aslında ümmetin uyacağı insansın dediğinizde tuhaflaşıyor. Kardeşim tuhaflaşacak bir şey yok sen olması gerekeni, yapılması gerekeni yazmıyor musun? Sen komutan ol, biz de sana uyanlar olalım.” Hâlbuki bu kişiler keşke yol tayin ediciler olacaklarına, teslim olanlar olsalar.
Çağın tağutlarının en büyük korkusu, bazı Müslümanların birlikte hareket etme ahlakına sahip olmalarıdır. Eğer Hizbullah, zalimlerin korkulu rüyasıysa beraber hareket etme anlayış ve ahlakına sahip olması sayesindedir. Eğer bugün Müslümanlar bir güç ifade ediyorlarsa, zalimlerin oyunlarını bozuyorlarsa beraber hareket etme ahlakı sayesindedir. Ümmet, ümmet olarak kurtulacaksa beraber hareket etmeyi öğrenmesi sayesinde olacaktır.
İslam ümmeti, İmam Ali (a.s)’a itaat etmemeden gereken dersi çıkarıyor. Hamd olsun ki Ali’lerine sahip çıkmayı öğrenmiş bir ümmetin evlatlarıyız. Ali’lerine canlarını feda etmeye niyetli bu ümmetin arkası yere gelmeyecektir. Ali’lerle beraber olma edeb ve ahlakına sahip olanlara selam olsun.
HÜSEYİN TAŞ